12 Eylül müzesi üzerine…
30. yılındayız. 30 yıl önce yaşanan büyük kırılmanın hala sonuçlarını yaşamaktayız ve henüz bitmiş bir süreç değildir. 30 yıldır bu ülkede idare edenler ve idare için kullanılan kurallar 12 Eylül darbesinin izlerini taşımaktadır. Bunun çıplak örneği, 30 yılda ölen insan sayısında gizlidir. 12 Eylül, 5 bin insanın öldürülmesini engellemek için sözde gelmiştir, kendi kurduğu sistem içinde 30 bin öldürmüştür ve öldürmeye devam etmektedir.
Yıllar önce açıkça ilan ettim, 30. yılında 12 Eylül müzesi. Bu ilanı yaparken, elbette 12 Eylül’ün 30. yıl olması ama asıl önemli sebep; 12 Eylül üzerine bakışın kişiden kişiye değişir konuma gelmesindendir. Darbe ve darbe yapanlar artık başka sıfatlarlar ile anılır olmuştur, yeni kuşak bu acının nedenlerini bilmemektedir, çünkü var olan bilgiler bir kirlilik yaratmaktadır. Bu kirlik içinde doğru tanımlar yapılamaz hale gelinmiştir. Bu acıyı yaşan kesimler kendilerini doğru ve objektif olarak kendilerini ifade edemez konumdadır.
12 Eylül’e bakış açımızın net olması için, hurafelerden ve destanlardan sıyrılıp çıplak göz ile görebilmemiz için müzenin şart olduğunu düşündüm. Çünkü bugüne kadar kullanılan kaynaklar, darbe yapanlar ve darbeyi destekleyenlerin kaynaklarıydı. Bizler kendi kaynaklarımızı oluşturarak, aslında 12 Eylül’de bunlar yaşandı deme imkanımıza ermemiz anlamına gelirdi. Bunu içinde çok ciddi ve uzun soluklu bir arşiv çalışması yapılması doğaldır.
12 Eylül sadece cezaevinde yaşanmadı, evrensel olarak kendisini Türkiyelim diye gören her kişi bu değişimden payını aldı, bilip ya da bilmeden savrulan rüzgarın altında işkenceye tabi kalmıştır.
Bu yaşanan sürecin sadece arşiv olarak biriktirilmesi yeterli değildir, çünkü bu arşivin paylaşılması ve gelecek ve yaşayan kuşağa doğru şekilde sunulması da önemlidir. Bu doğru sunum alanı müzedir. Buna benzer örnekleri yurtdışında mevcuttur. Yurtdışında gördüğüm müzelerin ülkemizde olabileceğini düşünerek müze fikrini ortaya attım.
Bunun için değişik girişimlerde bulundum. Fakat, kendi küçük dünyalarının ve hedefleri içinde kariyer peşinde olanların engellemeleri ile karşılaştım. Önemli olan işin doğru ve amacına uygun olmasıdır, açıkçası diğer tarafları beni ilgilendirmez, kişilerin etiketleri vs… O yüzden çalışmamı bir süreliğine zamana bırakarak, doğru insanlar ile iletişime geçmeye karar verdim ve bir süreliğine bu konuda sessizlik içinde birikim yapmak derdinde oldum.
Geçen günler içinde elime bir bildiri geçti, 12 Eylül Müzesi kuruluyor diyerek. Benim başlattığım çalışma sonuçta meyvesini veriyor diyerek mutlu bir şekilde yazıyı okudum. 1-15 Eylül tarihleri arasında Ankara’da ama neresinde açılacağı belli olmayan bir ‘müze’ çağrısı. Adına müze değil de sergi, utanç sergisi filan denmiş olsa daha anlamı olurdu, çünkü müze kısa süreliğine açılan oyuncak değildir, anlamı ve içeriği farklıdır. Bu açıklamada benim dikkatimi çeken tarihlerdir. 1- 15 Eylül! Bu tarihler referandum için propaganda ve sonuç döneminde denk geliyor. 1 Eylül ile 12 Eylül arasında tarafların meydanda olduğu dönemdir. Evet ya da hayır söylemi içinde birilerin bir propaganda alanı olacak bir çalışmadır. Çağrıyı yapan kurum içinde de evet - hayır ve fikri olmayanların da olduğu heterojen bir yapıdır. Sergiyi düzenleyenlerin saf amaçları olabilir ama onu kullanacakların saflığından söz edilemez!
Başbakan geçen günlerde gözlerine yaş alarak konuşma yaptı ve 12 Eylül mağdurlarını nasıl kullanacağını herkese gösterdi. Bu gözyaşlarına takılıp giden bazı solcu olduğunu söyleyenler ise, AKP’den daha çok AKP ideolojisini ve etkinliklerini savunur konuma geldiler.
Sergi, tarihi yanlıştır, 12 Eylül referandumundan sonra yapılmış olsa bir anlam ifade ederdi. Çünkü bu konunun siyasi olarak kullanılacağı, taraf haline getirileceğini söylemek için falcı olmaya gerek yoktur. Sergiyi yapanlar amaçları dışında, sergi birilerine hizmet etmiş olacaktır.
Müze adının ve düşüncesinin bu şekilde kullanılmasını kınıyorum. Bu serginin adını müze olarak değil de başka bir ad ile yapılmasının daha doğru olacağı inancındayım. 12 Eylül’de 30. yıl müzesi kurulmalıdır ama bu amacına uygun bir yerde ve uzun sürekli olarak kurulmalıdır, ele güne karşı yapmak için yapılan işler arkalarında yarardan çok tahribat ve ileride yapılacaklar önünde engel olarak duracağını düşünmekteyim.
21 Temmuz 2010 Çarşamba
6 Mayıs 2010 Perşembe
11 Mart 2010 Perşembe
şimdi sormazsak soran olmayacak....
İZMİR 78’LİLER DAYANIŞMA VE ARAŞTIRMA DERNEĞİ
şimdi sormazsak soran olmayacak....
şimdi aramazsak hiç bulunmayacak....
İZMİR İNCİRALTI ÖĞRENCİ YURTLARI KATLİAMININ 30.YILI
TANIKLIĞIN GEREKİYOR
Suskunluklar artık bitsin.
•
Geçmişle hesaplaşmadan geleceğimizi kuramayız.
•
12 Eylül; Darbecisiyle, hukuku, kültürü, oluşturulan vesayet ilişkileriyle, suç ve cinayet örgütleri ile hesap sorulmamış, karanlık bir dönem olarak önümüzde duruyor.
•
Bunlarla hesaplaşmadan; düşüncenin suç olmadığı, insanların gözaltında kaybolmadığı, işkence görmediği, faili meçhullerin olmadığı, özgür ve demokratik bir ülkeyi nasıl kurabiliriz?
•
Bu gün hesap sorma günü olsun.
•
30 yıldır susanların konuştuğu gün olsun.
•
Karanlıkların aydınlandığı gün olsun.
12 Haziran 1980 gecesi İzmir İnciraltı yurtlarında bir katliam yaşandı.
Asteğmen Necip Pınar ve Çavuş Hasan Dimici yönetimindeki askerler jandarma panzerleriyle öğrencilerin kaldıkları blokların çevresini sarmış, yurtların kapı önüne kadar girmiş, sirenlerini sürekli açık tutmuş ve 1000’in üzerinde yurt bahçesinde şarkı söyleyip, halay çeken öğrenciyi kuşatmışlardır. Saat 21.00 gibi megafonla anons yaparak öğrencilere genel arama yapılacağını duyurmuşlardır. Anonsun yapılmasından sonra araçlardan inen jandarma Çavuşun verdiği emir ile bahçedeki öğrencileri 3 dakika süreyle taramışlardır. Bir anda savaş alanına dönen örgenci yurtlarında kurşun yağmuru altında öğrenciler kaçışmaya başladılar. 25 dakika süren Katliamda yaşamını yitirenlerin otopsilerinde tümünün sırtlarından vurulduğu, kurşunun Amerikan M-6 ve M-1 otomatik tüfeklerden çıkan mermiler olduğu belirlendi.
O katliamda 5 gencimizi yitirirken, onlarcası da yaralandı...
• Öldürülenlerin anısı, geride kalanların onuru için,
• Gerçek sanılana karşın, gerçeğin kendisi için,
• Resmi tarihin kalın ve kara örtüsünü aralamak, kaldırmak, gerçekleri sergilemek için,
• Baskı, zulüm, işkence ve katliamları bir daha yaşamamak için,
• Yönlendirilmiş, yanlış bilgilerle yazılan “tarih” ezberini bozmak için,
• 30 yıl önce hesabı sorulmadan kapatılmış davanın zaman aşımına uğramadan, yeniden açılabilmesi için
TANIKLIĞIN HEMEN GEREKİYOR
KatliamdaYaşamlarını yitirenler
• İsmail Baytok 1962 doğumlu Balıkesir Sındırgı’dan gelmişti..
• Mustafa Uslu 1960 doğumlu Manisa Turgutlu’dan gelmişti..
• Ali İhsan Tan 1961 doğumlu Diyarbakır’dan gelmişti..
• Hüseyin Akdağ
• Mehmet Ali Arun 1957 doğumlu Balıkesir Burhaniye’den gelmişti…
Katliamda Yaralananlar
İzmir Devlet Hastanesi yaralı listesi:
Erhan Üstbaş, Emel Şahin Toprak, Sait Cacur, Hüseyin Özbaş, Mahmut/Mehmet
Çalışkan, Ömer Sarıtoprak (Ödemiş kolu koptu), Murat Çalıkuşu, Akan Eren, Bakır Sıtkı Şenyurt, Oğuz Sayır, Orhan Zahun/Zabun, Hasan Nergis, Ahmet Kamil Utkan, Mehmet Çalışkan, Hakan Erez/ Hakan Erer, Oğuz Şahin Murat Çalıkuşu, Cevdet İnci, İbrahim Morkacı, İbrahim Toy, Oğuz Şahin, Harun Azyit, Ahmet Kamil Utku, Lütfü Zafer Demirel, Hasan Nergis, Selahattin Öcal, Muhsin Okuyan, Sait Cacur, Sahir Erdoğan, Hüseyin Özbaş, Berkan Usbaş, Orhan Tabur, Bekir Şenyurt..
İZMİR- İNCİRALTI KATLİAMIN YAŞAYANLARI, O GÜNE TANIKLIK EDENLERİ ARIYORUZ.
HEMEN TANIKLIĞIN GEREKİYOR
• O geceyi yaşayanları,
• O gün Üniversite sınavları için belki de yaşamında ilk kez taşradan İzmir’e gelmiş olanları,
• O gün kızını/oğlunu İzmir’e sınava göndermiş onun için yüreği titreyen, anne, baba, abla, kardeş, aile bireylerini,
• O gece o şenlikte türkü söyleyip, halay çekenleri,
• O gece o silahlar çekildiğinde ne yapacağını bilemeyenleri,
• O gece kaçarken, ezenleri, ezilenleri,
• O gece vurulanların arasında olanları, yaralananı, komaya gireni, öldü denilirken yaşayanı, yaşıyor denilirken ölmüş olanı,
• O gece askerliğini yaptığı birlikte, emirle tetik çekmişleri,
• O gece yaralıları Devlet Hastanesine taşıyan yoldan geçen taksi ve özel araçlarda bulunanları,
• O gece yaralı ve ölülerin arka arkaya taşındığı İzmir Devlet Hastanesi'nde görev yapan sağlık ekibini,
• O gece İnciraltı Öğrenci Yurtları'nda görev yapan personeli,
• O gece katliamda 4 yaşında oğlunu kaybeden İnciraltı Yurtları görevlisini ve ailesini,
• O gece 500’e yakın öğrenciyi gözaltına alan Emniyet güçlerini, Emniyet’te görev alan polisleri,
• O gün sınava girememiş öğrencilerin, Üniversite sınavlarına girmelerini sağlayan eğitim görevlilerini,
• O gün İncir altı’nda yaşayan halkı ve çalışan esnafı,
• O gün olayların kitlelere ulaşabilmesi için görev yapan gazetecileri, İzmir Temsilcilerini, İstihbarat Sorumlularını, Polis Adliye Muhabirlerini,
• O gün açıklama yapan DISK, Türk-İş, TMMOB, Halkevleri, TÜMOD, TÜMAŞ ve 30 Demokratik Kitle örgütünün İzmir Şb. yöneticilerini,
• O gün olayları incelemek için İzmir’e gelen CHP milletvekilleri Ferhat Aslantaş, Süleyman Genç ve Kaya Bengisu’yu,
• O gün konuyla ilgili olarak “5 Gencin hesabını kim verecek” diye soran Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şb.Yöneticilerini
• O gün “Kişi yaşamına değer verilmeden yapılan her hareketin sorumluları mutlaka mahkum olacaklar” diyen İzmir Barosu yöneticilerini,
• O gün İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığında davaya bakan Askeri savcılardan Hakim Albay Hikmet Hacımirzaoğlu, Hakim Yarbay Ülge Sözer, Hakim Binbaşı Yalçın Acargül, Hakim Yüzbaşı Güner Yiğitbaş ve Hakim Yüzbaşı Ahmet Alkış’ı
• O gün İzmir Devlet hastanesi Başhekimi olan Kadri Aslansan'ı,
• O gün İzmir Emniyet Müdürü olan Yılmaz Sezgin’i,
• O gün İzmir Valisi olan Nazmi Çengelci’yi,
• O gün Ege Ordu ve İzmir Sıkıyönetim Komutanı olan Orgeneral Ali Sait Özçivril’i,
• O günün hemen ertesi günü cenazelerini memleketlerine adeta kaçırmak zorunda kalan, katliamda yitirdiğimiz İsmail Baytok, Mustafa Uslu, Ali İhsan Tan, Hüseyin Akdağ, Mehmet Ali Arun’un ailelerini,
• O gün katliamda yaralanarak İzmir Devlet Hastanesine kaldırılan Erhan Üstbaş, Emel Şahin Toprak, Sait Cacur, Hüseyin Özbaş, Mahmut/ Mehmet Çalışkan, Ömer Sarıtoprak (Ödemiş’li. O günün gazetelerine göre kolu koptu), Murat Çalıkuşu, Akan Eren, Bakır Sıtkı Şenyurt, Oğuz Sayır, Orhan Zahun/Zabun, Hasan Nergis, Ahmet Kamil Utkan, Mehmet Çalışkan, Hakan Erez/ Hakan Erer, Oğuz Şahin Murat Çalıkuşu, Cevdet İnci, İbrahim Morkacı, İbrahim Toy, Oğuz Şahin, Harun Azyit, Ahmet Kamil Utku, Lütfü Zafer Demirel, Hasan Nergis, Selahattin Öcal, Muhsin Okuyan, Sait Cacur, Sahir Erdoğan, Hüseyin Özbaş, Berkan Usbaş, Orhan Tabur, Bekir Şenyurt'u,
• O günün nasıl yargılandığını, yargı sonuçlarını bilenleri, arıyoruz.
DEVRİMCİ 78’LİLER FEDERASYONU İZMİR 78'LİLER DAYANIŞMA VE ARAŞTIRMA DERNEĞİ
www.78liler.com izmir78liler@googlegroups.com
Bağlantı için;
Adres : 440 Sk. No:10/2 Konak / İzmir Telf. &Fax : 0232 425 47 78
0505 457 25 88 Ali Rıza ÖZER// 0538 312 84 35 Sefa AKYÜREK // 0507 311 99 04 Vefa KAÇAR //
şimdi sormazsak soran olmayacak....
şimdi aramazsak hiç bulunmayacak....
İZMİR İNCİRALTI ÖĞRENCİ YURTLARI KATLİAMININ 30.YILI
TANIKLIĞIN GEREKİYOR
Suskunluklar artık bitsin.
•
Geçmişle hesaplaşmadan geleceğimizi kuramayız.
•
12 Eylül; Darbecisiyle, hukuku, kültürü, oluşturulan vesayet ilişkileriyle, suç ve cinayet örgütleri ile hesap sorulmamış, karanlık bir dönem olarak önümüzde duruyor.
•
Bunlarla hesaplaşmadan; düşüncenin suç olmadığı, insanların gözaltında kaybolmadığı, işkence görmediği, faili meçhullerin olmadığı, özgür ve demokratik bir ülkeyi nasıl kurabiliriz?
•
Bu gün hesap sorma günü olsun.
•
30 yıldır susanların konuştuğu gün olsun.
•
Karanlıkların aydınlandığı gün olsun.
12 Haziran 1980 gecesi İzmir İnciraltı yurtlarında bir katliam yaşandı.
Asteğmen Necip Pınar ve Çavuş Hasan Dimici yönetimindeki askerler jandarma panzerleriyle öğrencilerin kaldıkları blokların çevresini sarmış, yurtların kapı önüne kadar girmiş, sirenlerini sürekli açık tutmuş ve 1000’in üzerinde yurt bahçesinde şarkı söyleyip, halay çeken öğrenciyi kuşatmışlardır. Saat 21.00 gibi megafonla anons yaparak öğrencilere genel arama yapılacağını duyurmuşlardır. Anonsun yapılmasından sonra araçlardan inen jandarma Çavuşun verdiği emir ile bahçedeki öğrencileri 3 dakika süreyle taramışlardır. Bir anda savaş alanına dönen örgenci yurtlarında kurşun yağmuru altında öğrenciler kaçışmaya başladılar. 25 dakika süren Katliamda yaşamını yitirenlerin otopsilerinde tümünün sırtlarından vurulduğu, kurşunun Amerikan M-6 ve M-1 otomatik tüfeklerden çıkan mermiler olduğu belirlendi.
O katliamda 5 gencimizi yitirirken, onlarcası da yaralandı...
• Öldürülenlerin anısı, geride kalanların onuru için,
• Gerçek sanılana karşın, gerçeğin kendisi için,
• Resmi tarihin kalın ve kara örtüsünü aralamak, kaldırmak, gerçekleri sergilemek için,
• Baskı, zulüm, işkence ve katliamları bir daha yaşamamak için,
• Yönlendirilmiş, yanlış bilgilerle yazılan “tarih” ezberini bozmak için,
• 30 yıl önce hesabı sorulmadan kapatılmış davanın zaman aşımına uğramadan, yeniden açılabilmesi için
TANIKLIĞIN HEMEN GEREKİYOR
KatliamdaYaşamlarını yitirenler
• İsmail Baytok 1962 doğumlu Balıkesir Sındırgı’dan gelmişti..
• Mustafa Uslu 1960 doğumlu Manisa Turgutlu’dan gelmişti..
• Ali İhsan Tan 1961 doğumlu Diyarbakır’dan gelmişti..
• Hüseyin Akdağ
• Mehmet Ali Arun 1957 doğumlu Balıkesir Burhaniye’den gelmişti…
Katliamda Yaralananlar
İzmir Devlet Hastanesi yaralı listesi:
Erhan Üstbaş, Emel Şahin Toprak, Sait Cacur, Hüseyin Özbaş, Mahmut/Mehmet
Çalışkan, Ömer Sarıtoprak (Ödemiş kolu koptu), Murat Çalıkuşu, Akan Eren, Bakır Sıtkı Şenyurt, Oğuz Sayır, Orhan Zahun/Zabun, Hasan Nergis, Ahmet Kamil Utkan, Mehmet Çalışkan, Hakan Erez/ Hakan Erer, Oğuz Şahin Murat Çalıkuşu, Cevdet İnci, İbrahim Morkacı, İbrahim Toy, Oğuz Şahin, Harun Azyit, Ahmet Kamil Utku, Lütfü Zafer Demirel, Hasan Nergis, Selahattin Öcal, Muhsin Okuyan, Sait Cacur, Sahir Erdoğan, Hüseyin Özbaş, Berkan Usbaş, Orhan Tabur, Bekir Şenyurt..
İZMİR- İNCİRALTI KATLİAMIN YAŞAYANLARI, O GÜNE TANIKLIK EDENLERİ ARIYORUZ.
HEMEN TANIKLIĞIN GEREKİYOR
• O geceyi yaşayanları,
• O gün Üniversite sınavları için belki de yaşamında ilk kez taşradan İzmir’e gelmiş olanları,
• O gün kızını/oğlunu İzmir’e sınava göndermiş onun için yüreği titreyen, anne, baba, abla, kardeş, aile bireylerini,
• O gece o şenlikte türkü söyleyip, halay çekenleri,
• O gece o silahlar çekildiğinde ne yapacağını bilemeyenleri,
• O gece kaçarken, ezenleri, ezilenleri,
• O gece vurulanların arasında olanları, yaralananı, komaya gireni, öldü denilirken yaşayanı, yaşıyor denilirken ölmüş olanı,
• O gece askerliğini yaptığı birlikte, emirle tetik çekmişleri,
• O gece yaralıları Devlet Hastanesine taşıyan yoldan geçen taksi ve özel araçlarda bulunanları,
• O gece yaralı ve ölülerin arka arkaya taşındığı İzmir Devlet Hastanesi'nde görev yapan sağlık ekibini,
• O gece İnciraltı Öğrenci Yurtları'nda görev yapan personeli,
• O gece katliamda 4 yaşında oğlunu kaybeden İnciraltı Yurtları görevlisini ve ailesini,
• O gece 500’e yakın öğrenciyi gözaltına alan Emniyet güçlerini, Emniyet’te görev alan polisleri,
• O gün sınava girememiş öğrencilerin, Üniversite sınavlarına girmelerini sağlayan eğitim görevlilerini,
• O gün İncir altı’nda yaşayan halkı ve çalışan esnafı,
• O gün olayların kitlelere ulaşabilmesi için görev yapan gazetecileri, İzmir Temsilcilerini, İstihbarat Sorumlularını, Polis Adliye Muhabirlerini,
• O gün açıklama yapan DISK, Türk-İş, TMMOB, Halkevleri, TÜMOD, TÜMAŞ ve 30 Demokratik Kitle örgütünün İzmir Şb. yöneticilerini,
• O gün olayları incelemek için İzmir’e gelen CHP milletvekilleri Ferhat Aslantaş, Süleyman Genç ve Kaya Bengisu’yu,
• O gün konuyla ilgili olarak “5 Gencin hesabını kim verecek” diye soran Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şb.Yöneticilerini
• O gün “Kişi yaşamına değer verilmeden yapılan her hareketin sorumluları mutlaka mahkum olacaklar” diyen İzmir Barosu yöneticilerini,
• O gün İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığında davaya bakan Askeri savcılardan Hakim Albay Hikmet Hacımirzaoğlu, Hakim Yarbay Ülge Sözer, Hakim Binbaşı Yalçın Acargül, Hakim Yüzbaşı Güner Yiğitbaş ve Hakim Yüzbaşı Ahmet Alkış’ı
• O gün İzmir Devlet hastanesi Başhekimi olan Kadri Aslansan'ı,
• O gün İzmir Emniyet Müdürü olan Yılmaz Sezgin’i,
• O gün İzmir Valisi olan Nazmi Çengelci’yi,
• O gün Ege Ordu ve İzmir Sıkıyönetim Komutanı olan Orgeneral Ali Sait Özçivril’i,
• O günün hemen ertesi günü cenazelerini memleketlerine adeta kaçırmak zorunda kalan, katliamda yitirdiğimiz İsmail Baytok, Mustafa Uslu, Ali İhsan Tan, Hüseyin Akdağ, Mehmet Ali Arun’un ailelerini,
• O gün katliamda yaralanarak İzmir Devlet Hastanesine kaldırılan Erhan Üstbaş, Emel Şahin Toprak, Sait Cacur, Hüseyin Özbaş, Mahmut/ Mehmet Çalışkan, Ömer Sarıtoprak (Ödemiş’li. O günün gazetelerine göre kolu koptu), Murat Çalıkuşu, Akan Eren, Bakır Sıtkı Şenyurt, Oğuz Sayır, Orhan Zahun/Zabun, Hasan Nergis, Ahmet Kamil Utkan, Mehmet Çalışkan, Hakan Erez/ Hakan Erer, Oğuz Şahin Murat Çalıkuşu, Cevdet İnci, İbrahim Morkacı, İbrahim Toy, Oğuz Şahin, Harun Azyit, Ahmet Kamil Utku, Lütfü Zafer Demirel, Hasan Nergis, Selahattin Öcal, Muhsin Okuyan, Sait Cacur, Sahir Erdoğan, Hüseyin Özbaş, Berkan Usbaş, Orhan Tabur, Bekir Şenyurt'u,
• O günün nasıl yargılandığını, yargı sonuçlarını bilenleri, arıyoruz.
DEVRİMCİ 78’LİLER FEDERASYONU İZMİR 78'LİLER DAYANIŞMA VE ARAŞTIRMA DERNEĞİ
www.78liler.com izmir78liler@googlegroups.com
Bağlantı için;
Adres : 440 Sk. No:10/2 Konak / İzmir Telf. &Fax : 0232 425 47 78
0505 457 25 88 Ali Rıza ÖZER// 0538 312 84 35 Sefa AKYÜREK // 0507 311 99 04 Vefa KAÇAR //
Bundan 33 yıl önce İstanbul Üniversitesi Merkez Binası önünde 7 öğrencinin öldürülmesiyle sonuçlanan katliam sonrasında iki kez açılan 16 Mart katliam

Bundan 33 yıl önce İstanbul Üniversitesi Merkez Binası önünde 7 öğrencinin öldürülmesiyle sonuçlanan katliam sonrasında iki kez açılan 16 Mart katliamı davası, Yargıtay 1. Dairesi'nin verdiği son kararla zamanaşımından kapandı. 16 Mart katliamı davası, ilk olarak 1978'de açılmış, beş yıl sonra sanıkların delil yetersizliğinden beraati üzerine 1992 yılında yapılan suç duyurusu ile 1995 yılında yeniden açılmıştı. Üç sanığın taammüden adam öldürmekten yargılandığı davanın değişik aşamalarında yaşanan çeşitli aksaklık ve kesintiler nedeniyle yargılama, uzadıkça uzadı ve nihayet Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nin 21 Ocak 2010'da yerel mahkemenin verdiği kararı onaması ile zamanaşımına kurban gitti. Böylece 16 Mart dosyası, 33. yılında ikinci kez kapanmış oldu. Yargıtay'ın 2010/211 sayılı kararı doğrultusunda, saldırıda 7 öğrenciyi öldürdükleri öne sürülen Özgür Koç, Latif Aktı ve Mustafa Doğan'la ilgili kamu davası ortadan kalktı. Yedi kişiyi öldürmenin yanı sıra 41 kişiyi öldürmek amacıyla yaraladıkları öne sürülen sanıklar için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyordu. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği karar ile bu ceza talebi zamanaşımı nedeniyle dikkate alınmadı. Kararda "30 yıllık asli ve munzam dava zamanaşımı süresi dolduğundan sanıklar hakkındaki kamu davasının ortadan kaldırılmasına karar verilmiştir" denildi.
İFADESİ ALINAMADAN KURTULDU
Müdahil avukatlar kararı Yargıtay'da temyiz etti. Yargıtay 1. Ceza Dairesi ise verdiği kararda, yerel mahkemenin kararını temyiz eden avukatların itirazlarını "vesaireye yönelen ve yerinde görülmeyen itirazlar" olarak nitelendirdi. Yargıtay kararında şöyle denildi: "Mahkemenin verdiği hükümlerde isabetsizlik görülmemiş olduğundan, katılanlar vekillerinin zamanaşımı süresinin dolmadığına, sanıkların cezalandırılmaları gerektiğine, lehe yasa uygulamasında hata edildiğine, vesaireye yönelen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükümlerinin tebliğnamedeki düşünce gibi onanmasına oybirliği ile karar verildi." Böylece; dava süresince gıyabi tutuklu olarak kırmızı bültenle aranan sanık Mustafa Doğan, onca yıl zarfında ifadesi bile alınamadan hakkında açılan davadan kurtulmuş oldu. 33
YILDIR HAFIZALARA KAZINAN KATLİAM
16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde gerçekleştirilen bombalı ve silahlı saldırıda Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Ahmet Turan Özer, Murat Kurt Abdullah Şimşek Hatice Özen ve Hamit Açıl yaşamını yitirmişti.
4 Şubat 2010 Perşembe
oğuz güven'in kitabından...

Gazeteci Oğuz Güven'in 78 kuşağını anlattığı "Zordur Zorda Gülmek" adlı kitabında insanın kanını donduran işkence yöntemleri anlatılıyor.
12 Eylül 1980 darbesinin öncesi ve sonrasında "78 kuşağı" diye adlandırılan gençlerin yaşadığı trajikomik gerçek öykülerin yer aldığı kitap yeni öykülerle genişliyor.
3. Baskısını yine 12 Eylül'ün yıldönümünde yapan kitapta, bu kez Diyarbakır Cezaevi'nde uygulanan işkence yöntemleri de tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor. İşte, Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemleri:
FALAKA: Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.
KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.
ZlNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.
GERME: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.
AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.
KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın "yıkıl" komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.
RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, "ranza altı ol" komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.
KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.
KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.
SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.
COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.
ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.
LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.
KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.
MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes elli'yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.
ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın "öl" komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.
SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.
BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, "Yat-sürün" komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.
SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.
GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.
LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.
PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.
İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..
TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.
HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.
VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.
AYAKTA BEKLETME: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05'den akşam 17-19'a kadar tutukluların oturması yasaktı.
KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.
GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.
AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.
MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.
25 Ocak 2010 Pazartesi


12 eylül 30. yıl protesto etkinlikleri izmir'de yapılan basın açıklaması ile devrimci 78'liler federasyonu olarak başlatmıştır. 12 eylül olalı 30 yıl oldu. bu 30 yılda yaşananları daha iyi anlayabilmek için, anlatabilmek için müze kurma girişimide resmen bu toplantı ile kamuoyuna duyurulmuş oldu.
12 eylül 30. yılda, yıl boyunca yapılacak çalışmalar daha sonra kamuya duyuracağı bilgisi bana ulaşmış durumdadır. aynı toplantının bir benzeri istanbul'da da yapılacaktı, fakat bu organizasyonda yer aldığını söyleyenlerin, işi zamana yayarak işi yapamaz hale sokmaları yüzünden basın toplantısı yapılamadığını daha önceki kısa açıklamamda duyurmuştum. 12 eylül 30. yılında istanbul'da da protesto edilecektir. bu protestoda kişi olarak yer almak isteyenler yanyana gelerek, genel protesto programı içinde istanbul'da da bir şeyler yapılabilinir. onun için yanyana gelmek isteyenler, bir şey yapmak isteyenler, yerel bir insiyatif kurarak bu etkinliklere dahil olabiliriz. bizi engellemek isteyenlere karşı verilecek en iyi cevap protesto etkinliklere katılarak verebiliriz.
o yüzden istanbul öznelinde yan yana gelecekler, kişi olarak ve gönüllü olarak yanyana gelecektir. bunun için toplantı yapılabilmesi için, gönüllü yer alabilecek arkadaşlar lütfen 12eylulmuzesi@gmail.com adresine mail atmaları yeterlidir, bir tarih belirler ve çalışmalara başlayabiliriz.
istanbul 12 eylül 30. yılında protesto etmeye hazırlanıyor. bu hazırlık ve etkinliklerde yer alabilecek arkadaşların maillerini bekliyorum. yan yana gelelim ve hem protestoyu daha yüksek ses ile haykıralım, hem de 12 eylül müzesi fikrine hayat verelim...
11 Ocak 2010 Pazartesi
24 Ocak’ta neler oldu?

24 Ocak’ta neler oldu?
Çerkez Ethem güçleri dağıtıldı. (1921)
Zonguldak Ereğli’de bir madende 55 işçi öldü. (1955)
Menderes’in idamı istendi. (1961)
Mahir Çayan'a dedesinden kalan mirasa sıkıyönetim mahkemesi tarafından el konuldu. (1972)
Süleyman Demirel, 24 Ocak kararlarını açıkladı. Turgut Özal kararların yöneticisi olarak duyuruldu. ABD’den gelen bir vali edasında geniş yetkiler ile göreve başladı. Aynı görünümlü bir başkası, yine aynı kurum tarafından yıllar sonra gönderildi. (1980)
Uğur Mumcu öldürüldü. (1993)
12 Eylül ile direkt bir ilişki, 24 Ocak kararları satırlar arasında yer alıyor, çünkü 12 Eylül’ün resmen ayak sesleri Amerika’dan gelen özel yetkili biri tarafından açıklanmıştır. Ekonomik kararlar, Türkiye’nin yeni yol haritasını açıklıyordu. Bu kararların yürürlüğe girmesi içinde askeri bir darbenin olması gerekliydi. Koşulların olgunlaşması ve geniş tabanlı bir destek için, Ocak ayından Eylül ayına kadar ülke kan gölüne dönüştürülecek, yokluklar, kuyruklar, yolsuzluklar ve yaşama hakkı ortadan kaldırılacaktır.
12 Eylül sabahı, her şey bir anda kesilmesi ve bir anda marşlar ile uyanmamız bir tesadüfi sonuç değildi. Aynı saatlerde uzaklarda birileri “bizim çocuklar başardı” nidalarının yükselmesi, kimin eli ile yapıldığını açıkça ilan ediliyordu. Bir anda, her şey Giyotinin bıçağının inmesi gibi kesildi. Ne sokakta eylem oldu, ne de başka yerde, gelmekte olanı bilenler bile, o sabah ne yapacağını bilemez konumdaydı, çünkü bir anda yaşama hakkı sağlanmış gibiydi. Bu göreceli rahatlamanın, işkence hanelerine uğramadığı kısa zamanda anlaşılacaktı. Ülke büyük bir hapishaneye dönüştürülecekti, korku her yere işlenecekti.
Ülkenin en önemli tarihi bir kırılmanın yaşandığı, kısa zaman da anlaşmayacaktı, fakat zaman içinde sonuçları hemen ortaya çıkacaktı. Hiçbir zaman iktidara gelemeyecekler, iktidar koltuklarına alıştı, yeni bir sermeye grubu doğdu. Eğitimden sağlığa her şey çökertildi ve yükselmekte olan bu sermaye grubu denetiminin altına girdi.
12 Eylül’ü takip eden günler içinde halkımız bankaların iflası, bankerlerin yükselmesi ve bir anda yok olmaları ile tanıştı. Sokakta iki sevgilinin el ele dolaşmasını yasaklayan ahlak yasaları yürürlüğe girdi, parklarda bahçelerde el ele dolaşan sevgilileri polisler uyardı. İstiklal Caddesinde Nazi askerleri kıyafetli tiyatro oyuncuları, sokaktan geçenlere kimlik sordu, kimse sen kimsin diye sormayı aklına getirmeden kimliklerini gösterdi! Yastık altında kalan paraları ortaya çıkaracağız diyerek, her türlü yalanı dolanı normalleştiren bir anlayış geliştirildi, bugün dahi bu anlayış devam ediyor!
12 Eylül, asıl hedefi sol olarak gördü, görüntüsel olarak da olsa sağ kesimi de hedefine koydu başlangıçta ama “kendileri içeride düşünceleri iktidarda” görünüme kavuştular. O gün iktidarda olan bakanlar / devlet görevlileri bugünkü hükümet içinde yer almaları tesadüfi değildir. Sol üzerinden panzer geçti, solun yaşaması için bütün ortamlar ve olanaklar yok edildi. Sol, korku ile işkence ile özdeşleştirildi. Ötekileştirildi, ötekileştirilen sadece sol değildi, ulus devlet kavramı içinde olmayanların hepsi ötekileştirildi. Kürt dili yasaklandı, Kürtleri asimile edilmesi gereken hedef olarak ortaya kondu. Alevi inancı yok sayıldı, İslam ve Hanefi mezhebi her kesime yaygınlaştırılması için, din dersi zorunlu hale getirildi, okullar birer asimilasyon merkezi olarak kullanıldı. Toplum tek tipleştirme yeri olarak, okullar seçildi ve ona göre program uygulandı.
Sağlık sektörü iyi para getiren bir alan olarak seçildi ve ilaç firmalarının istekleri yönünde değişim yaşandı. Bu sayede sosyal devlet kavramı ortadan kaldırıldı.
Bazı türküler yasaklandı. Cinsiyet değiştiren sanatçı sahnelere çıkması yasaklandı. Toplumun ahlak anlayışını belirleyenler, bugün yaşanan toplumsal ahlak çöküntüsünü de hazırlamışlardır.
Muhalif olarak görülenler sürgün edildi. Yaşama hakkı elinden alınanlar için gönüllü sürgünden başka çare kalmadı. 30 bine yakın insan değişik ülkelerde yaşamaya başladı. Yol filmi yasaklandı. Yorgun savaşçı filmi yakıldı. Bunların dışında 937 film sakıncalı olduğu gerekçesi ile yasaklandı.
Ruhi Su gibi sanatçılara pasaport verilmedi, tedavisi engellendi. O sayede bir çok muhalif solcu aydın ve sanatçı hayatını kaybetti.
18 devrimci idam edildi. 144 kişi kuşkulu şekilde öldü. 43 kişinin intihar ettiği bildirildi. 16 kişi kaçarken vuruldu. 95 kişi çatışmada öldü. Toplam olarak kaç kişi işkenceden öldü ve sakat kaldı?
Kaç gazeteci tutuklandı, kaç gazete yasaklandı? Kaç kitap toplatıldı, kaçı yakıldı?
12 Eylül süreci devam ediyor, bu rakamlara son 25 yıllık “düşük yoğunluklu savaş” verileri dahil değildir. O verileri de dahil ettiğinizde 12 Eylül toplum üzerinde nasıl bir etki yaptığını rahatlıkla görürsünüz.
Bugün yaşadığımız sorunların temelinde 24 Ocak kararlarının açıklandığı günkü, Amerikan hedeflerinin olduğunu söylemek abartı olmasa gerek! 12 Eylül resmi olarak 24 Ocak kararları ile başlamıştır, fakat ondan öncede başlayan ve devam eden bir süreçtir. Bu sürecin başlangıcını NATO’ya girdiğimiz gün olarak kabul dahi edebiliriz.
30. yılında 12 Eylül protesto etkinlikleri 24 Ocak’ta başlatılması bir anlam ifade eder. O gün bütün ülke çapında yapılacak olan basın duyurularına duyarlı olan bütün kesimlerin katılması önemlidir. Devrimci 78’liler Federasyonu önderliğinde yapılacak olan bu etkinliklere bütün 12 Eylül mağdurlarını çağırıyoruz! Kim nerede olursa olsun, ister yurt içinde, ister yurt dışında 12 Eylül geniş bir kesime anlatılmalı ve 12 Eylül’ü daha iyi algılayabileceğimiz, var olan ve gelen kuşaklara daha iyi anlatacağımız 12 Eylül Müzesi kurmak için yan yana gelelim.
12 Eylül belki bugünkü koşullar içinde mahkeme önünde yargılamacağız, fakat tarih önünde yargılayacağımız yerler arşivlerdir, arşivin sergilendiği alan müzelerdir.
12 Eylül bir gün mutlaka yargılanacaktır!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

